4 Ekim 2009 Pazar

lamba ışığında yalnızlık...saçmalıkta diyebiliriz...

başlık çok güzel ama ya çok beğendiğim için ve başlık görevini yerine getirisin diye şu an saçmalıyorum ben burada...
başlığa uygun bişiler yazabilir miyim acaba ...
yalnızım...
kokuyorum kabuslarımdan...
şimdiye dek hiç bir oda bu kadar korkutmamıştı beni, aslında yalnnızlıktan korkan biri olmadım ki ben hiç aksine özellikle tercih ederdim ve hala da ediyorum...hiç anlamamışımdır yalnızlığın insanları neden korkuttuğunu... insan ne zaman kalabalık olur ki evde ya da her nerdeysen ses çıkaran gövdeler olunca bu yalnız değilsin mi demek oluyor?

şu an bu odada yalnız olmak değil beni korkutan başka bir şey belki bana diş bileyen silik duvar ya da her adımımı yakalamaya çalışıp beni içine bi ilmek yapacak gibi gelen halı mı (metrekarede 750.000 ilmek oluştabilirim yumuş yumuş olur) ya da güneşime engel olan ve beni karanlığa hapseden perdelerden mi tek bildiğim beni hiçbir oda bu kadar korkutmamıştı...

buradan uzaklaşmak...evet ilk bakışta bir çözüm gibi duruyor ama geçici tabi ki tilki olduğumu unutmamam gerekli...unutmamam gereken ne çok şey var böyle bakınca hep bir şeylerin sonuna bunu unutmamalıyım diye ipler bağlarken ucunu kaçırıp başı neydi neredeydi demeye başlamıyor muyuz...kıçı başı, ötesi, berisi, derisi, gerisi (yok kayda değer bişi demicem hoşuma gitti böle kafiyeli yazması aslında bu şizofrenik bi durum onlar severler böyle kafiyeli şeyleri)...

güzel saçmaladığımı biliyorum başa dönüp henüz yazdıklarımı okumadım ama eminim ki şahane olmuştur...ama bu da ihtiyaç bunu kabul etmeli insanlar...neden kendimi kasıp hep mantıklı cümle arayışında olayım ki neden... hyr birde hadi ben çok mantıklı konuşuyorum diyelim ee bunu anlaması için çevreninde mantıklı olması gerek ve değil ve bu normal... normal olmayan ben mantıklıyım asla saçmamlamam diye kıç kıvırmaları hee gülüm hee ölesin sen...mantı diye soslar yerim mantığını ben senin ( bu acıktığımın alameti dikkate almayınız)...

bu arada cidden açlık hissediyorum, ne güzel bir hismiş bu...böyle midem yapışmış gibi hafif gurultular geliyor gözümün önündenaçık büfe lezzetler burnuma kokularını enjekte ederek geçiyor...tabe mutfakta bir açık büfemiz efendime söyleyim bi ahçımız, hizmet edenimiz yok canın ne istiyorsa poponu sandalyeden ayrıştırıp kendin yapmak zorundası ve bunu düşününce aman ne gerek var yemeğe canım suyla da yaşanabilir zaten şunun şurasında kıtlık yıllarına ne kaldı ki...(ülke sele teslim ben kıtlıktan bahsediyorum)...bak sel dedimde çocukken bi sel olayına şahit olmuştum ya o zaman tabe doğal afet durumunu idrak edemiyorsun su akar güldür güldür gelde yar beni güldür demiş gibi biri sırıtarak elde çekirdek çitlete çitlete izliyorsun...işte duyarsız gençlik böyle yetişiyor...ama cidden çocukluk ne garip şey komşu kız arkadaşımın abisi intihar etmişti ve kız ağlarken ben onun ağlamasına takılıp kalmıştım ne garip ağlıyor böyle diye (ulan salak özben kızın abisi öldü hemde ne ölüm bu kadar soğuk mu olunur lan utan biraz)...ölümlerden de hiç korkmadım ben dedem öldüğünde küçüktüm çok üstünde durmamıştım bile, ilkokul birde iken bi cenazenin yıkanışını izlemiştim gizlice...hiç etkilenmedim...sonrasında kaç ölüm oldu hayatımda rağmet eyledim sadece...

bir oda hiç bu kadar korkutmamıştı beni kanepede dizlerini çenesine kadar çekmiş sanki bi paket gibi etrafa göz atıyorum...ne kadar boş, ne kadar dolu, ne çok gereksiz şey var burada neden ki var bunlar gerçekten ihtiyacım var mıydı bunlara...