4 Kasım 2009 Çarşamba

her şeyin fazlası zarar olmak zorunda ya da fazla olanla sorunlar yaşıyoruz...yavaşla kızım yavaşla, hayatını biraz ağır çekim sahnelerle izlemeye başla...suç yok, suçlu yok, ortada bir sorun ve bu soruna neden olan herhangi biri ya da bişi yok ama bunların olmaması gariplikler olmasına engel teşkil edemiyor...gariplik ne? kim? belki de ben...kendimi evirip çeviriyor, tersdüz edip inceliyorum, eline aldığın garip bir parçanın ne işe yaradığını çözmeye çalışmak gibi bu...sonuç yok...beynin suçsuz olduğunu söylerken kalbinin "kendini kandırma suçlusun" sataşmaları bedeni yıpratırken ben kendime bir hakem olup doğru kararı veremiyorum...elinden çok şey gelmesini isterken, tırnaklarım kırılınca vazgeçecek kadar güçsüz olmak dilimi küfürbaz bir çocuğa dönüştürüyor...dilimin ucuna gelen ama yutup boğazıma dizdiğim o kadar çok kelime dizisi var ki...

-"söyle o zaman"

yok o kadar basit değil işte...adımlarımı sayarak ilerleyeceğim eskisi gibi yine...
kahve molası...

4 Ekim 2009 Pazar

lamba ışığında yalnızlık...saçmalıkta diyebiliriz...

başlık çok güzel ama ya çok beğendiğim için ve başlık görevini yerine getirisin diye şu an saçmalıyorum ben burada...
başlığa uygun bişiler yazabilir miyim acaba ...
yalnızım...
kokuyorum kabuslarımdan...
şimdiye dek hiç bir oda bu kadar korkutmamıştı beni, aslında yalnnızlıktan korkan biri olmadım ki ben hiç aksine özellikle tercih ederdim ve hala da ediyorum...hiç anlamamışımdır yalnızlığın insanları neden korkuttuğunu... insan ne zaman kalabalık olur ki evde ya da her nerdeysen ses çıkaran gövdeler olunca bu yalnız değilsin mi demek oluyor?

şu an bu odada yalnız olmak değil beni korkutan başka bir şey belki bana diş bileyen silik duvar ya da her adımımı yakalamaya çalışıp beni içine bi ilmek yapacak gibi gelen halı mı (metrekarede 750.000 ilmek oluştabilirim yumuş yumuş olur) ya da güneşime engel olan ve beni karanlığa hapseden perdelerden mi tek bildiğim beni hiçbir oda bu kadar korkutmamıştı...

buradan uzaklaşmak...evet ilk bakışta bir çözüm gibi duruyor ama geçici tabi ki tilki olduğumu unutmamam gerekli...unutmamam gereken ne çok şey var böyle bakınca hep bir şeylerin sonuna bunu unutmamalıyım diye ipler bağlarken ucunu kaçırıp başı neydi neredeydi demeye başlamıyor muyuz...kıçı başı, ötesi, berisi, derisi, gerisi (yok kayda değer bişi demicem hoşuma gitti böle kafiyeli yazması aslında bu şizofrenik bi durum onlar severler böyle kafiyeli şeyleri)...

güzel saçmaladığımı biliyorum başa dönüp henüz yazdıklarımı okumadım ama eminim ki şahane olmuştur...ama bu da ihtiyaç bunu kabul etmeli insanlar...neden kendimi kasıp hep mantıklı cümle arayışında olayım ki neden... hyr birde hadi ben çok mantıklı konuşuyorum diyelim ee bunu anlaması için çevreninde mantıklı olması gerek ve değil ve bu normal... normal olmayan ben mantıklıyım asla saçmamlamam diye kıç kıvırmaları hee gülüm hee ölesin sen...mantı diye soslar yerim mantığını ben senin ( bu acıktığımın alameti dikkate almayınız)...

bu arada cidden açlık hissediyorum, ne güzel bir hismiş bu...böyle midem yapışmış gibi hafif gurultular geliyor gözümün önündenaçık büfe lezzetler burnuma kokularını enjekte ederek geçiyor...tabe mutfakta bir açık büfemiz efendime söyleyim bi ahçımız, hizmet edenimiz yok canın ne istiyorsa poponu sandalyeden ayrıştırıp kendin yapmak zorundası ve bunu düşününce aman ne gerek var yemeğe canım suyla da yaşanabilir zaten şunun şurasında kıtlık yıllarına ne kaldı ki...(ülke sele teslim ben kıtlıktan bahsediyorum)...bak sel dedimde çocukken bi sel olayına şahit olmuştum ya o zaman tabe doğal afet durumunu idrak edemiyorsun su akar güldür güldür gelde yar beni güldür demiş gibi biri sırıtarak elde çekirdek çitlete çitlete izliyorsun...işte duyarsız gençlik böyle yetişiyor...ama cidden çocukluk ne garip şey komşu kız arkadaşımın abisi intihar etmişti ve kız ağlarken ben onun ağlamasına takılıp kalmıştım ne garip ağlıyor böyle diye (ulan salak özben kızın abisi öldü hemde ne ölüm bu kadar soğuk mu olunur lan utan biraz)...ölümlerden de hiç korkmadım ben dedem öldüğünde küçüktüm çok üstünde durmamıştım bile, ilkokul birde iken bi cenazenin yıkanışını izlemiştim gizlice...hiç etkilenmedim...sonrasında kaç ölüm oldu hayatımda rağmet eyledim sadece...

bir oda hiç bu kadar korkutmamıştı beni kanepede dizlerini çenesine kadar çekmiş sanki bi paket gibi etrafa göz atıyorum...ne kadar boş, ne kadar dolu, ne çok gereksiz şey var burada neden ki var bunlar gerçekten ihtiyacım var mıydı bunlara...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

sıradan bir gün değil…

bir kabusun ortasından başlıyorum, içim biraz uyku istiyor, aleni sevişmek az biraz da…

yine geçici sahiciliklerin dokunuşlarıyla evcilleştiriyorum kendimi, masalım her geçen gün daha da kalabalıklaşıyor ama gözüm hiç birini ısırmıyor…
keyifsiz bir yağmur düşüyor toprağın çıplak göğsüne, ardında getirdiği karanlığın içine sızıyorum, şarap ikram ediyor bana

kırmızı…
bu daha arzulanır kılıyor her şeyi, sessizim ve tehlike sınırındayım.
İçime bakıyor,elimi yakaladı, yine yakalandım…

yakalandığım zamanlarda hep dağılıyorum, şarkılara karışan aşkın intihar sesleri, depresif soluklu sevişme sahnelerime eşlik ediyor. Bu boktan dünyanın acıya, sevişmeye, intihara meraklı çocuklarından biri oluyorum, boyumdan büyük yaşadıklarım, seviyorum, ölüyorum, sevgilinin dudaklarında kesiyorum bileklerimi...

ne çokum-ne de yok…

sahi sanılan yanılgılar için belki ben bir kaç saniyelik baş dönmesiyim...

3 Mart 2009 Salı

her götlük beni mi bulur bu içine edilesi hayatta...

aslında burada bi giriş, gelişme, sonuç olayı yapmaya hiç gerek yok çünkü başlık zaten anlatıyor ne demek istediğimi...ama ille de zamanında bize dayatılan kompozisyon derslerindeki gibi yukarıda yazılı olan özlü sözde anlatılmak isteneni kompozisyon kurallarına uygun olarak yazınız şekline uymak zorunda hissediyorum -ki kurallara uyan biri olmadığım halde içim kıpraştı bu söze elde değil...( bu arada girişi yazdım bile)...

bu isyanı yapan ata kişi muhtemelen büyük badereler atlatmış...yontma taş devrinde yaşamış ve taşları yontamayıp doğal olarak aç ser sefil gezmek kurtlara kuşlara yem olması neticesinde fosil olarak toprağa karıştığına dair rivayetler dilden dile dolaşıp günümüze kadar gelmiştir...hatta belki o ata kişi reenkarnasyona uğrayıp ben de yaşamaya başlamışta olabilir ki sanırım böle oldu aynı sözü bana da ettirdi o çok saygıdeğer ata kişi...(bana bunu o yazdırdı)...

şimdi gelelim içine edilesi hayata...kokuşmuş, çürümüş insancıkların olduğu bir yerin içine edilmezde ne yapılır...edilir...hatta japonların rekor saçmalığı için bi yerde toplaşıp aynı anda seks yapması gibi bizde aynı anda hayata edelim...eminim ki bi çok kişi bunun farkına bile varamayacak kendi kokumuşluklarından dolayı...böyle insacıklar olduğu için etrafta da götlük durumlar yaşanıyor...kaçınılmaz son...hangi pozisyonda olursan ol sonuçta göt üstü oturuyorsun lanet olsun...

sonuca bağlamak gerekirse artık...içsel devinimlerimi dışa yansıtarak hayatın götlüklerine tekmeler fırlatarak gaydırı gubbak cemilemle seke seke tükenen ben bu hayatın içine ediyorum...çürüyüp fosil haline geldiğimizde bu dünyaya o zaman bir faydamız olacak...yaşarken fosilleşmiş beyinlerin raksı endam ettiği sahnede ışıkçılık yapıyorum çürümüşlüklerine netlik kazandırıp görülmesi adına...

2 Mart 2009 Pazartesi

Başlıksız Son...

büyümek ne kadar da acıttı gözlerimi
üzerime bol gelen bu soysuzluktan kurtulma şansım yok
yürümeyi öğrenmiştim düşmemem lazım
tembelim ben biliyorsun
gittiğinde de
bu yüzden koşmadım peşinden…

sarhoş sanıyorsun beni
hayır değilim sadece 1 kadeh şarap içmiştim ve öpmedim ki seni kokusunu duysan
sigara yaktım içme diyemezsin de artık bana
yürüyorum senden
hiç ardımda bırakmamıştım seni daha önce
belki bu yüzden nabzım hızlı ve kararsız..
unutmak ve hatırlamak yok gömüyorum hafızamı sis perdelerine şimdi…

gece fırsattan istifade ediyor kollarını açtı bana ve etrafıma geçmişi kusup kayboluyor…sıkıntı yine sıkıntı mutluluk ardımda çıldırmış kahkahalarla titriyor…
ay güneşe teslim ediyor bi kez daha kendini ve günü doğuruyor yine…
gün geçti günler belki yıl asır…
vaktin geçmesi yaşamak mı demekti?…
biz iki ayna gibi yansıyorduk birbirimize ve kırılıyoduk…kırılan vakitlerden kurtamalıyım nefesimi
nafile bir çaba…


ve yine sisler sarıyor siliyor beni, tek tek parçalarımı bırakıyor boşluğa
bir ip lazım bir cellat her boşluğa asılmalıyım tekrar tekrar
marşlar çalıyor ve karanlık…

kanımı temizliyorum şimdi git geller etrafımda
yalpalıyorum…

hazırım yarına
yarın mı?
Yarın yok saçmaladım ve bavulum hazır son yolculuğa
Uyuyan cesetlerin birinde kimliğim, yollar bitti nefesim son durakta…

Ömrüm yanıyor bak
Kokusu yok
Bitti mi söyleceklerim
Hazır mıyım susturulmaya
Susmayı dilime sadaka veriyorum
Kapıyorum geçmiş ölümlerin ardına kapılarımı
Sen gelme sakın soyundum sessizliğe

Gelme demiştim…
Oof yine o müzik hadi danset ruhumla şimdi, dokunsana bana soğuk muyum. Hissiz değilim henüz ama cesedim soğumadı…benim karşındayım işte bakma öyle
Bağırma yeter
Çığlıkların şok etkisi yaratmıyor bedenime
Hayır
O örtüyü bırak yerine lütfen üşüyorum bedeninle ört beni…
Ağlama gözyaşların çukurlar açıyor vücudumda artık saklayamam o çukurlarda seni
Şimdi ben istiyorum gitmeni
Git hadi
Biliyorsun ben tembelim
Gidersen
Koşmam peşinden…

23 Şubat 2009 Pazartesi

herşeyinin hiçkimsesi...



Piç olmuş cümlelerim senin ardından uykusuzlukla savaşıyor, günlerden ukde ve taşlanası saatler.
Yanıt aramayan bir adamda dudaklarım seyiriyor, yansıdığım gözlerinde türlü gölge oyunları. Dur sakın örtme gözlerini yoksa dökülürüm sendenYanaştığım kadar uzakken sana bedenin daha ne kadar kalır bende
bırak artık,
Bırak ta kelimelerinle değil seninle sevişeyim…



Yanıt arayan bir kadın bela mı bulur sen de.Sen dehşetli fırtına ruhumu okuma artık. Bir çift tanrı parçası gibi olan ellerin bende infilak etse ve dağılsam sana, tenimle gömülürken sen; çığlığın yetersiz kalıyor her hücre parçama.. yapışkan alışkanlıklarından kurtulan renklerim dudaklarına akıyor şimdi…



Kan ter içindeyiz keskin harflerinden. sadece iki tırnak işareti arasında dokunabildiğimiz bedenimiz uzun cümlelerin yüklemleri olmalıydı, oysa ki bayat özneler gibiydik tiksiniyorduk, çürüyorduk…
hadi sevişsek ya! anın tam bit anında...
...Elimizde uzayan nikotinler ve dilinin omzuma kondurduğu suslarla…

17 Şubat 2009 Salı

gece saçmalığı...

boktan bir günün boktan geçmeye çalışan gecesi...02:47 ne saçma bir saat ya...gün çarşamba olmuş bile bundan çarşambanın haberi yok henüz...adi o bile uyuyor...yorgunum çok hemde ne uykuyla ne de yan gelip yatmakla geçecek bir yorgunluk değil bu zihnimi arındırmam gerek kafamı vurup biryerlere amnezi bir durum mu yaratsam acaba...acır ama yaa...şehrin kalabalık nefes aralıklarına sığınmam lazım sanırım...
sinemaya gitmek istiyorum ama yalnız sessizce yerime oturacağım muhtemelen arkadaki kafamdan göremeyecek ben bu sebep koltuğa biraz yayılacağım molada çıkıp bi sigara yakıcam...ankaranın soğuk nefesine katıp nefesimi en derine çekeceğim...belki yağmurlu bir hava olur ben şemsiyemi almam alsam da mutlaka bi yerde unutmuş olurum...ıslanırım saçlarım daha sarı olur yüzüme düşer...filmden çıkıp bi kahve molası veririm kendime... yürürüm belki biraz kahve kokusu eşliğinde ama yalnız kimse olmasın, kimsenin gözlerine bakmak zorunda kalmayım, cümle kurmayım kimseye, zoraki tebessümler katmayım kendime...yol bitmesin ben bitti diyene dek ıslak kaldırım taşlarında adımlarımı sayayım...23, 32,47,62,120....sonsuz kadar adımlarım...sonsuza kadar...

4 Şubat 2009 Çarşamba

eflatun renksizliğim

gün dönümlerimin eflatun renkli masalı...
bir varmış bir yokmuşluğun
miş li geçmiş zamanlarında düştün içime...
başıboş saatlerde,
gecenin kuytularında sevişirken
rengi kaçmış mevsimler gibi ısıtırdın beni...
dudağımdan dökülen cümlelere virgüller koyardı öpüşlerin...
bilemedim o zaman noktaların bana düştüğünü
noktalar acıttı beni…
şimdi gözleri yağmurlu şehrimin eflatunla kesiştiği yerdeyim…
içtiğim kahvenin hatrına kapamıyorum gözlerimi
yalınım...
yalnızım...
adımı unuttum...
pencereden yansıyan yüzümün hükmü yok…
unutulmuş yarınlar kapı eşiğinde...
yuttuğum günleri kusuyorum şimdi...
galiba lar bitti
galiba ömür sayfalarım yanıyor tek tek...
Samanyolu düşlerimin eflatun masalı...
yıldızsız,
lal karanlığa
teslim etti kendini…